22 Nisan 2018 Pazar

Dünya Bizim Neyimiz Olur?

 Hayatta gerçekten karşımıza birtakım işaretler çıktığına inanıyorum. Birden bire kafamda bir düşünce beliriyor mesela ve ben "Bunu bana Allah düşündürtmüş olmalı, kesinlikle bu yolu takip etmeliyim." deyip atlıyorum daha önce hiç düşünmediğim şeylerin içine. Ya da söz gelimi yıllardır cevabını aradığınız bir soru vardır ve birden bire, öyle alelade bir zamanda cevabı buluverirsiniz. Sonra bir bakmışsınız aslında hep gözünüzün  önündeymiş o cevap ama Allah bir yol katetmenizi istemiş onu bulana kadar. Garip bir güven duygusu da barındırıyor bu sistem kendi içinde. Kalbinizde bu hissi hissettiğiniz anda bir daha geri dönüp sorgulamıyorsunuz, her haliyle doğru olanı yapıyormuş gibi hissediyorsunuz. Bunu tecrübe edenler el kaldırsın.
 İşte bu şekilde bazı fikirler hayatımıza giriveriyor. Bir kitap başka bir kitaba yönlendiriyor sonra aynı konunun farklı açılarıyla ilgili videolar düşüyor önünüze, bir bakmışsınız belli bir yol üzerinde yürümüşsünüz. Küçük değişimlere kapı aralamışsınız.
 Şubat ayının başında İbrahim Tenekeci'nin Geldik Sayılır'ını bitirmiştim ve artık tabiatla daha iç içe bir hayat yaşamak istediğime karar vermiştim. Sürekli "Ne yapabilirim acaba?" diye sorguluyordum kendimi. Bunu izleyen günlerde internette minimalist yaşam konulu videolara denk geldim. Bu defa daha sade bir hayat sürmek istediğime karar verdim. Yıllardır bir gün bir yerde kullanırım belki, diyerek tuttuğum eşyalar sırtımda yüke dönüştü. Yalnızca dolaplarımda ya da odamda değil, zihnimde de bir kalabalık vardı. İnternette gezinirken elemeden zihnime soktuğum gereksiz ve faydasız bilgiler, yargılar... Çok fazla düzene ihtiyacım vardı ama nerden başlayacağımı bilmiyordum. Üstelik bir evi sadeleştirmeye kalkmak -ailenizin evindeyseniz- yalnızca size kalmış bir karar değil. Hal böyle olunca kendimi "bir eşyanın yerini bile değiştirmeye kudreti olmayan" biri olarak tanımlamaya başladım. Sadeleşme işini okulum bittikten sonra yeni bir düzen kuracağım zamana sakladım ve işe daha fazla gereksiz, faydasız ya da ihtiyacım olmayan şeyleri almamakla başladım. Bunun uzun bir süreç olacağının da farkındayım ama daha kaliteli bir hayat için yapmak zorundayım. Bu sırada minimalizmle ilgili temel kitaplardan biri sayılan Minimalizm: Anlamlı Bir Yaşam kitabını aldım ve yoğunluğum azaldığında okumak üzere bir kenara koydum. Tabii burada öğrencilerin yaşadığı en büyük sorunlardan biri bir gün okumak umuduyla yeni kitaplar biriktirmek. Hali hazırda on küsür kitap daha kapağı açılmamış bir şekilde onları okumamı bekliyor. Bu süreçte elimdeki kitapları bitirmeden yeni bir kitap almayacağıma da söz verdim. Bunu hepimizin yapması gerekiyor. Kitaplığıma bir göz gezdirince "Ben bunu neden okudum?" dediğim amerikanvari romantik komedi kitaplarına da rastladım. Bir yerlere bağışlamaya kalksam bu faydasız kitapları vererek kime ne iyilik yapmış olurum diye düşünüyorum. Belki geri dönüşüme atmak bir çözüm olabilir.
  Minimalist yaşamla ilgili araştırmaları yaparken bu sefer başka bir fikirle karşılaştım: Sıfır Atıklı Yaşam. Bunun hakkındaki okumalarımı henüz tamamlayamadım fakat deniz ve okyanuslarda 142 milyon ton atık bulunduğunu öğrenmek küçük adımlar atmaya başlamama yetti. Bu konuda derlenmiş toparlanmış bilgilere ulaşmak isterseniz yesilmimar.wordpress.com sitesini ziyaret edebilirsiniz. Bir şekilde artık plastik, pet ve her türlü atığımızı azaltmamız gerekiyor. Nasıl canımızı Allah'ın bir emaneti gözüyorsak, bu dünya da bir emanet. Onu tamamen yaşanmaz hale getirene kadar tüketemeyiz her şeyi. Genelde bu tür çevrecilik faaliyetleri biraz seküler hareketler gibi gelse de, sade yaşam konusunda da sıfır atıklı yaşam konusunda da hassas olmak için çok geçerli sebeplerimiz var. Kendi sağlığımıza dikkat ettiğimiz kadar dünyanın sağlığına da dikkat etmek zorundayız. Torunlarımızın çocuklarına nasıl bir dünya bırakmak istediğimiz önemli. Canım torunlarımın çocukları!
 Çok küçük bir başlangıç gibi gözükseler de mesela, markette ya da başka bir mağazadan aldığınız ürünleri sığdığı müddetçe çantanıza atın. Hatta çantanızda hep bir bez çanta bulunsun, poşet yerine onu kullanın. Bir matara alın, suyunuzu evde doldurup öyle çıkın evden. Böylece her susadığınızda pet şişede su almazsınız. Kahve dükkanına gittiğinizde eğer kahvenizi alıp dışarı çıkmayacaksanız karton bardak yerine kupada isteyin.
 İsrafı önlemek, sağlıklı beslenmek, doğaya saygı göstermek, değer vermek bir çeşit terapi gibi. Markette aldığı ürünleri poşete koymamak insanı mutlu eder mi? Ediyor. İyi bir müslüman olmak esas bu alanlarda önemli. Hiç ardını arkasını düşünmeden dünyayı kirletmek, nesiller sonraki insanlara, denizdeki canlılara, ormanlara zarar vermek pek de 'müslümanım' derkenki iddialarımızla örtüşmüyor. Eşyalara hizmet ettiğimiz yeter. Bu yazı hepimiz için 'temiz' bir başlangıç olsun.

13 Mart 2018 Salı

Cevapsız Sorular

   Ev arkadaşımla oturduk, avrupa turlarına bakıyoruz. Baktığımız sitede rüya rotalar diye bir kısım var, ordan kendimize rüya seçiyoruz. Ama en nihayetinde yirmi gün boyunca on beş ülkeye otobüste seyahat edemeyeceğimize karar verip gidip gezmek için kendimize bir şehir seçiyoruz: Amsterdam. Bir tarih seçip gidiş dönüş bilet fiyatlarına bakıyoruz. Canına yandığımızın şehrine gitmek ucuz ama geri dönmek pahalı. Yine de bu hayal bizi bir süre diri tutacak, farkındayız.
   Bundan önce paylaştığım yazıyı aslında aylar öncesinden yazıp bekletiyordum ve yayınlamadan önce de yalnızca son paragrafını yeni yazmıştım. Evet, bence hâlâ bir şeyleri imkansız diye nitelemek bizim hadsizliğimiz. Ancak gerçekten kendinizi o işi yerine getirmeye yeterli görüp, üzerine çalışıyorsanız işleyebilecek bir şey. Aksi takdirde beklentileri en aza indirip bebek adımlarıyla ilerlemek uzun vadede hayatınızdan daha memnun olmanızı sağlar.
  Birkaç aydır kafamda cevabını bulamadığım sorularla yaşıyorum. Sorular üzerine uzun uzun düşünüp biraz da kendimi dinlemek istiyorum, bu defa da akıp giden hayatı kaçırıyorum. Bir sabah Beşiktaş'tan otobüse bindim. Yine aklımda çözemediğim meseleler, iyice bunalmışım. Otobüs derin bir viraj aldığı sırada gözlerimi kapatıp içimden dua ettim: "Allah'ım n'olur tam bu anda otobüs ortadan kayboluversin, ben zamanda asılı kalmış bir yerde biraz düşünüp taşınayım sonra tekrar aynı saniyeden devam edelim yola." Gözümü açtığımda hâlâ aynı otobüsteydim ve yanımdaki amca telefonda Fransızca konuşmaya devam ediyordu. Hâlâ çaresizce o otobüs koltuğunda oturuyor gibiyim. Yazmanın zorlaşmasından anlıyorum bunu. Yazmak, zihimdeki dağınıklığı toparlamama yardımcı olurdu ama artık o bile fayda vermiyor. 


  Geçen ay başımı alıp bir dağa çıktım. Hava buz gibi, her yer pus. Şöyle bir yirmi metre ilerisi sisten gözükmüyor. Bu manzara bana kendi hayatımdan tanıdık geldi. Ben de ilerisini öngöremiyorum, bu yüzden ağır ağır yol alıyorum. O başını alıp gitme'de her şey tam istediğim gibiydi, yanımda 37 kişi daha olmasının dışında. Kimse alınmasın, ne zaman beni düşünmeye iten, göz dolduran, zamanın durduğu bir manzara görsem "Burda yalnız olmalıydım." diye içimden geçiriyorum. 
  İki gün boyunca telefonun hiç çekmediği bir yerdeydik. Kâfi miktarda kar vardı. Başka da bir şeye ihtiyacım yoktu. Şimdiyse tekrar bir telaşın içindeyim ve dilimde hep aynı dua: Allah'ım benden ne yapmamı istediğini bana göster. Bana yolumu buldur. Zira ben tek başıma kayboluyorum. İnsan hayatındaki her türlü değişimi dualarından takip edebilir bence. Birkaç hafta önce Allah'tan istediğiniz bir sürü şey varken bir anda ne istediğinizi bilemediğiniz bir noktaya gelebiliyorsunuz. Taha Kılınç'ın da bir seminerde anlattığı gibi, Allah'ım beni hususi olarak yarattın, bana bu değeri atfettin, beni bazı potansiyellerle, yeteneklerle donattın ve bu dünyaya gönderdin. Benden tam olarak  ne yapmamı istiyorsun? Bu tefekkür edilmesi gereken bir konu. 
  Önümüzdeki bir iki hafta bu soruyu düşünelim. Sonrasını sonra konuşuruz.

27 Şubat 2018 Salı

İmkansız Bizim Neyimiz Olur?



  Bir silindirin içinde dönüp duran hamster gibiyim.
   Hayru Samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir hamstera dönüşmüş olarak buldu. Hani farenin içinde koşturup durduğu ama bir adım ilerleyemediği silindirler olur ya, tam onun içindeyim işte.
   Bir kez olsun, oluru olan bir şeyin peşine düşmeyi isterdim. Hani şu elde etmesi kolay olan, kavuşması tez olan şeyler. Böyle ulaşılabilecek şeyler isteyip sonra da ulaşmak nasıl bir şeydir, merak ediyorum. Ama her nasılsa kendimi imkansızı isterken buluyorum. Ne kadar şikayet de etsem bu durumdan, sanki bile isteye o döngüye kendimi sokuyormuşum gibi. Felaketleri bizzat kendim çağırıyorum yani. Sonunda o ulaşamamak'tan haz aldığımı düşünmeye başlayacağım. İmkansızı istemekten daha beter bir şey varsa o da, imkansız için uğraşmaktır. Ne kadar yorucu olduğunu tahmin edebilirsiniz. Uğraştıkça olmayacağını görüp köşeye sıkışırsınız. Ve sağdan soldan ufak da olsa bir ümit dilenirsiniz. Tek bir kişi "olabilir aslında ya" dese, tüm o yorucu uğraşlar bir anlam bulacaktır. Tekrar aynı aşkla ve sabırla düşeceksinizdir yollara.
    Eğer uslanmaz bir ümitvârsanız, en sonundaki o vazgeçişin ruhunuzda bıraktığı izi kanatıp kanatıp durursunuz. Her konuda "inanmak en önemli adımdır" gibi laflar ediyoruz ya, işte o olmazı oldurabileceğinize bir kez inandıysanız, pılınızı pırtınızı toplayıp gitmek çok zordur. Sürekli arkanıza bakarsınız son bir ihtimal ümidi ile... En sonunda da önünüzü göremeyip yere kapaklanırsınız. Şüphesiz, kendisini hiç ateşlere atmayanlar bu söylediklerimden pek bir şey anlamayacaklar.
   Bir yandan şunu da düşünmüyor değilim: Allah var, imkansız yok. Benim bir şeyi imkansız diye nitelemem de biraz hadsizlik değil mi? Nerede kaldı Allah'a dayanıp güvenmek? Elbette her şey ihtimal dahilinde. Ya da ben yine kendimi kandırıyorum süslü laflarla. Bir de siz söyleyin, "Ol" demekle olduran Rabb'in karşısında imkansız kim oluyor? 
 

12 Ocak 2018 Cuma

Aradığınız Kişi Hayatıyla Meşgul!

  Geçtiğimiz hafta bir arkadaşımla küçük bir kafenin cam kenarına oturup üç saatten fazla konuştuk. Konuşma genel olarak birkaç haftadır aklımda olan bir mesele etrafında geçti. İkimiz de uzun saatleri telefon başında geçiriyorduk ve her şey çok kolay ulaşılabilir olduğundan, emek isteyen işlerin hakkını veremiyorduk artık. Uzun süre kitap okumak ya da masanın başına geçip ders çalışmak gibi. Çok şükür ki en azından bundan rahatsızlık duyduğumuz ve bir çare aradığımız noktaya gelebilmiştik. 
  Sürekli elimde telefonla dolaşmak, her an ulaşılabilir olmak, her an internet ağlarına bağlı olmak, bir masa etrafında toplanamadığım insanların günlük hayatlarıyla ilgili her detayı bilmek ya da günümün ilgi çekebileceğini düşündüğüm her saniyesini paylaşmak tadımı hepten kaçırmıştı. Bir iki günümü tamamen bunun sıkıntısı içinde geçirince artık gözümü korkutan o kararı aldım. Sömestr tatili başlayıp da ailemin evine döndüğümde seneler öncesinden kalan gözden düşmüş -şimdilerin tabiriyle- akılsız telefonu çıkarttım meydana. Bir hazineye ulaşmış kadar sevindim. Çünkü kendimden ümidi kesmiş değildim. Kendime sömestr sonuna kadar bir deneme süresi koydum. Buna göre planım wifi olan yerlerde akıllı telefonumdan whatsappa girerek önemli olabilecek grup konuşmalarına ulaşmak, bunun dışında ise iletişim için akılsız telefonu  kullanmaktı. İletişim için yalnızca maili kullanmayı düşündüğüm zamanlar da olmuştu ama bunun insanlara zulmetmek olacağını düşünüp vazgeçmiştim. Aktif kullandığım twitter hesabıma da olabildiğince bilgisayardan gireyim ki ekranı yukarı kaydırarak harcadığım zamandan tasarruf edeyim diye düşündüm. Görüyorsunuz, hayatımın o kadar büyük bir parçası haline gelmiş ki tamamen söküp atmak bir yana, azaltmak bile büyük bir irade ve azim gerektiriyor. Viyana kapılarını aşındırmış atalarımın teknoloji bağımlısı torunu olduğum için ne kadar utandığımı tahmin edemezsiniz. Bir insanı alt etmenin bu kadar kolay olması çok komik. Çocuklara yemek yedirebilmek için reklamları açma taktiğimizi birileri de bize uyguluyor ve ne yediğimizin farkında bile değiliz. 
  Son zamanlarda emekle, uğraşla pek işimiz kalmadığını fark ediyorum. Dedim ya, artık kitap başında uzun vakitler geçiremiyorum, hemen sıkılıyorum. Oyalanması zor olan küçük çocuklara döndüm iyice. Sürekli keyif aldığım işleri yapmak zorundaymışım gibi hissediyorum kendimi. Hâlbuki ulaşmak istediğim pek çok rahmet var. Ama zahmet nerede? İşte işimizin gücümüzün bereketini kaçıran şey bu zahmetsiz ulaştıklarımız olmalı. Burada bir durup düşünelim. İbrahim Tenekeci son kitabı Geldik Sayılır'da bir sürü çiçekten, dağdan, ağaçtan, su kaynağından bahsediyor. Hem de en güzel kiraz ağacının, en aziz suyun, en heybetli ağacın açık adresini vererek. Bazı adresleri bir gün gidip gezmek üzere kaydettim bir kenara. Sonra yine çiçek türlerini anlattığı yazısını okurken "Keşke kitaba bu çiçeklerin, kuşların, ağaçların fotoğrafını da koysaydı." dedim ve tuzağa düştüm. Bu kadar kolay mı olmalı gerçekten o güzelliklere şahitlik etmek? Hadi bunu da geçtim, eğer fotoğrafları olsaydı, benim içime "Gidip göreyim" diye bir ateş düşer miydi? 

                               

  Emek diyorduk. Geçen gece uyumadan önce biraz akıllı telefonumda oyun oynayayım dedim. Uzun zamandır oynadığım ve hatrı sayılır ilerleme kaydettiğim bir oyundu. O an daha önce bu oyunu oynadığımda neler olduğunu düşündüm. Oyunu kapatıp telefonu kenara koyduğum andan itibaren aklımda oyun devam ediyordu. Gözlerimi kapattığımda gözümün önünde bu vardı ve uyuyana kadar aklımda oynamaya devam ediyordum istemsizce.  O an uzun zamandır içinde bulunduğum bir yanılsamayı daha fark ettim. Ben uzunca bir zamandır bir oyuna emek veriyordum. Öyle ki, aklımda hep o vardı, gözümü kapattığımda karşımda beliriyor ve belki de rüyalarıma giriyordu. Emek verdiğim gibi karşılığına da almıştım, oyunu tamamen bitirmek üzereydim. Şu cümle aklıma iyice kazındı: Neye emek verirsen, onda ilerlersin. 
  İnsan olmaya hürmetim var. Yaratılmış olmaya hürmetim var. Bu dünyada yapmak istediğim daha önemli işler var. Bu yüzden bir oyun karşısında, bir aygıt karşısında, bir haz karşısında yenik düşmeyi reddediyorum.

Bizim için mutluluk, deniz, güneş ve kum değil; Allah, insan ve tabiat üçgenindedir. (Geldik Sayılır, İbrahim Tenekeci, sayfa 55)

28 Aralık 2017 Perşembe

İnsan Ne İle Büyür?

  İlçenin en uzun ve işlek caddelerinden birinin üzerinde bulunan, dördüncü katında ikamet ettiğim dairemin salonundaki iki tekli koltuktan birinde oturuyorum. Ne yaparsam yapayım on dakikada bir itfaiye ve ambulansların geçmesini engelleyemiyorum. Bütün şehrin kalabalığı, gürültüsü, trafiği, kaosu evin salonunda bana eşlik ediyor. Kafamı sağa çevirdiğimde tam balkonumun karşısında kalan otelin pencerelerini görüyorum. Her birinin içinde başka birileri, başka bir şeyler yapıyor. Koca dünyanın küçük bir temsili içindeyim. Etrafım çok kalabalık. Ama ne çare, kafamdaki çığlıkları kim duyup koşabilir imdadıma? 
  Varoluş sancılarımıza cevap bulamadığımız bir yıl daha geçiyor ömrümüzden. Geride bıraktığımız her yaşta her şeyin nasip olduğu ve en iyisinin hakkımızda hayırlısını dilemek olduğuna bir adım daha yaklaşıyoruz sanırım. Fazla artistlik yapmamak gerektiğinin altına atılan bir imza daha... 
  Bazı anlarda ciddi ciddi durup o an ne yaptığımı düşünüyorum. Bu anların her birinden sonra "Büyüdüm galiba." diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Öyle çok büyük işler yaptığımı da düşünmeyin. Ev arkadaşımla evdeki çöpleri çıkarıp, kombiyi kıstıktan sonra kapıyı kilitlediğimiz andan sonra durup düşünüyorum mesela. Ben ne ara evdeki çöplerin, kombinin, kilidin derdine düştüm ve bunları otomatik olarak yapıyorum? Çok uzun zaman geçmedi okuldan gelir gelmez ödevlerimi yapıp sokağa oyun oynamaya çıktığım yılların üzerinden. "Ev sahibi inşallah kiraya zam yapmaz" cümlesi ya da kapıcıya merdivenleri silmesi için  bir kova su bırakmak büyüdüğünüzün bir resmi oluyor. Hayatınızı ailenizden bağımsız bir şekilde kurma telaşına düşüp artık büyük büyük kararları tek başınıza almanız büyüdüğünüz anlamına geliyor. Kafamın içinde zaman zaman bir sürü kararlar alıyorum geleceğimle ilgili. Ciddi riskler taşıyan adımlar atıyorum kimseye sormadan. Çünkü artık başıma ne gelirse gelsin bunun sorumluluğunu ancak kendimin alabileceğini biliyorum. Babam lisedeyken bizi karşısına alıp "İnsanın kendi ayakları üzerinde durması diye bir şey yoktur. İnsan ancak ailesiyle, sevdikleriyle beraberken ayakta kalabilir, güçlü olabilir. Aksi halde tek bir çubuğun çabucak kırılması gibi olur." demişti. Şimdi bir çocuğum olsa bu sözlerin altına imzamı atar ona veririm. Ama işte bir yandan da her şeyden yarı bağımsız kendi hayatlarımızı kurduğumuz yaşlardayız. Artık hata yaptığımızda bunun suçunu başkasının üzerine atma imkanımız yok. Hoş, şimdi de hayatı seçiyoruz suçlamak için. Dertlerimiz, telaşlarımız, hayallerimiz, zaaflarımız büyüyor. İnsanın yaptıklarından, düşüncelerinden ve seçimlerinden tam anlamıyla tatmin olması mümkün mü? Öyleyse ideal hâle ulaşana kadar büyüme sürecini yaşayacağımızı düşünüyorum. 
  Büyümek demek, yine hatalar yapacak çocuk tarafımızın dâim olması demek. Hatadan korkmayız biz. Hata varsa af da vardır, tevbe de vardır. Hatadan dönüp tertemiz başlangıçlar yapmak da vardır. Taze bir sabaha ulaşmak duasıyla...

13 Aralık 2017 Çarşamba

O İşler Öyle Olmuyor!

  Aklınıza bir şey takıldığında ne yapıyorsunuz? Ya da neyi yapamıyorsunuz? İkincisi daha yerinde bir soru oldu sanırım. Ben aklıma bir şey takıldığında uyumuyorum, konuşmuyorum, gülümsemiyorum, öyle düşünmeden "iyiyim" diyemiyorum. Kendi kabuğuma çekilip aklımdakini çözene kadar da ordan dışarı başımı uzatmıyorum.
  Bir hocam şöyle bir söz söyledi: İnsanı yaşadıklarından çok yaşamadıkları hasta eder. Yaşamadıkları yük olur ona. İnsana ve yüklerine dair bundan daha iyi bir tespit yapıldı mı, bilmiyorum. Ukde, ne ağırmış meğer. Bu cümleler üzerine biraz düşününce ufak çaplı bir aydınlanma yaşıyorsunuz. 
  Daha önce insanın çabalamakla yükümlü olduğunu, sonunun ne olacağını bilmeksizin çabalamak için dünyaya gönderildiğini konuşmuştuk. Şimdi de ekliyorum: İnsan tanımlamak için dünyaya gönderildi. En çok da dertlerini. Kafamıza bir şey takıldığında titizlikle zihin taraması yapıyoruz. Ben buna neden bu kadar üzüldüm? Acaba içten içe üzüldüğüm şey daha başka bir şey mi? Ben bu kadar kırılgan mıydım? Daha bir sürü soru. Bazen bu sorularla geçmişi kazmaya başlıyoruz gerçek nedeni bulmak ümidiyle. Bir şekilde içinde bulunduğumuz durumu tüm sebepleriyle anlamak ve tanımlamak için. İçinde bulunduğumuz durumla ilgili bir dolu çıkarıma varıyoruz. Bulduğumuz her yeni şey de sonuca bir adım daha yaklaştığımızı düşünüyoruz. Ama ne yazık ki o sonuca hiç ulaşamıyoruz. Çabalamaktan bahsederken nasıl sonucunun bizi ilgilendirmediği kanaatine vardıysak, burada da aynı kural geçerli. Aklınıza takılan şeyin çözüme ulaşması için bir sürü yöntem denemiş, sebepleri sıralamış, kestirme yollar bulmuş da olsanız sonuç size kalmıyor. Orası daha yüce bir makamın işi.
  Gelin biraz somutlaştıralım. Düşünün ki, bir konuda seneler içinde bir takıntınız oluştu. Sizde kötü izleri olmasına rağmen unutamıyorsunuz. Nefret etseniz olmuyor, tevekkül ettiğinizi düşündüğünüzde olmuyor, üzerine sürekli düşünüyorsunuz olmuyor, hiç lafını etmiyorsunuz olmuyor, gerçekleşme ihtimalinde sizi ne kadar mutsuz bir hayatın beklediğini biliyorsunuz olmuyor. Yani aslında unutmak için elinizde çok makul gerekçeler var, hatta başkalarını bu argümanlar yardımıyla ikna edebilirsiniz ama gelin görün ki, sizde işe yaramıyor. İşte bu noktada ben diyorum ki: Aciziz! Çok mantıklı çıkarımlar da yapsak, çocukluğumuza kadar da insek, arka planı çizmeyi hemen hemen tamamlasak da şifa verme yetkisi bizim elimizde değil. Yani bizi defineye götürecek haritayı ele geçirsek de o yolu yürütecek olan Allah'tır. Bazen kafamızın içinde öyle tıkırında işliyor ki işler, şifa dilemeyi unutuyoruz. 
  Huzur mu lazım? -Ben  ona gidecek yolları bulurum. Şifa mı lazım? -Ben sorunu tespit edersem şifa kendiliğinden gelir. Net bir bilgi: O işler öyle olmuyor.

12 Aralık 2017 Salı

Kınalı Keklikler

   Sırtını yasladığı ağacın dalları arasında atışıp duran kınalı kekliklerin sesine uyandı. Elleriyle yüzünü ovuşturup ayılmaya çalıştı. Üzerine düşen yaprakları silkelerken "Eh be kızlar, bırakmadınız ki şu rüyanın sonunu göreyim." diye söylenerek az ilerideki kürünün başına bağladığı atının yanına gitti. Kendisinden tarafa bakmayan atı Gümüş'ün yalnızlıktan sıkıldığını anlayınca mahcup mahcup önüne baktı. Gönlünü almak umuduyla sırtını sıvazlayıp af diledi. 
   Biraz sonra bütün mahmurluğunu üzerinden atmış,  neşesi yerine gelmişti. Gümüş'e haylazca laf attıktan sonra avcunu oluğa dayamış, döke saça su içiyordu. En son bütün kafasını suyun altında sokup "Allaahh!" diye çığlığı bastı. Eteklerinde uykuya daldığı dağdan gelen buz gibi su tüylerini ürpertmiş ama temiz yüzü kocaman bir tebessüme teslim olmuştu. Altın rengine dönük saçları suyla birlikte koyu kahveye çalıyordu. Atına çapkın bir bakış atıp "Yolumuz uzun Gümüş Kız, bir daha böyle serin suyla karşılaşır mıyız bakalım?" deyip sırtına atladı. Köyde onun bu çapkın gülümsemelerinden nasibini alamamış kız pek azdı. Biraz alaycıydı felan ama iş çalışkanlığa geldi mi, herkes güvenirdi Altın Çocuk'a. 
    Ağır ağır yol alırken saat ikindiyi vurmuş, yolu yarılamışlardı. Güneş yüzünü yakmış, iki saat önce kana kana su içen kendisi değilmiş gibi susamıştı. Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla hesabı Gümüş'e seslendi: "Dayan kızım! Şu vadiyi bir geçelim, su bulacağım ben sana." Vadiyi aşıp tekrar ormana girdiklerinde suyu gür bir kürünün başında mola verdiler. Sabah evden çıkarken çantasına atmayı akıl ettiği hurmaları çıkardı. "Sen de ister misin kız?" diye Gümüş'e uzattı ama hevesli bir geri dönüş alamayınca kendisi yemeye koyuldu. Bir yandan da bugünkü işini  anlatıyordu: "İki gün önce  emmioğlu gelmişti ya hani. İşi düşmese gelmez ya işte, Allah'tan bu sefer ekmeğimi kazanacağım bir iş tutup getirmiş. Kasabaya turist bir kadın gelmiş. Gördü tabi mis gibi memleketi, neymiş efendim evine dana postundan halı istiyormuş. Bana da aşağı köydeki Adem Ağabey'den o postu alıp götürmek düştü işte." 
   Kafasını yeşilliklere gömmüş karnını doyuran atına dönüp gülerek: "Allah'ın işini görüyor musun Gümüş Kız? Sen kalk dünyanın bir ucundan gel, bizim Adem Ağabey'den dana postu al. Dünya sahiden dedikleri kadar küçükmüş." diye takıldı. Biraz dinlendikten sonra tekrar yola düştüler. Gökyüzünün rengi kızıla çaldığında tanıdık bir ses duydu Altın Çocuk. Kafasını kaldırdı, başlarında ötüşen kınalı keklikleri gördü.