3 Ekim 2017 Salı

Aferin!



  “Hakkaniyetle davranmaya çalıştığımız insanlar bizi istismar edebiliyor. Olabilir.
   Yaptığımız iyilikler hiç gözükmeyebiliyor. Olabilir.
   Kötülük ve kötüler iyilik ve iyilerden daha fazla ve daha güçlü görünebiliyor. Olabilir.”

  Bu satırlar Mehmet Dinç’in Bırakma Kendini adlı kitabında geçiyor. Tam da ihtiyaç duyduğum zamanda yetişiyor imdadıma. Benim “ama” diye başladığım cümleleri o “olabilir” diye bitiriyor ve o andan itibaren öfkemi, üzüntümü ve hayal kırıklıklarımı iyileştirmeye başlıyor.
 Evet, yaptığımız iyilikler hiç gözükmeyebiliyor. Halbuki tek bir takdir cümlesi yetecek daha fazlası için gayret etmeye. Yirmi iki yaşımın sonlarındayım, tek bir “aferin” için pek çok şey yapabilirim. Yeter ki iyi insan olma çabam görünsün, yeter ki ne ihtimaller içinden iyi olmayı seçtiğim farkedilsin. Bu konuya öyle içerlemiştim ki, kendi kendime şöyle dedim: Eğer bir iyilik peşindeysek sırf Allah rızası için. Onun dışında bu dünyada iyi insan olmanın bir getirisi yok. Beni bu derece iyiliğe küstüren şeyler vardı. Kendi kendimle kavga etmeme sebep olan şeyler. Hali hazırda kendimi görünmez hissettiğim birkaç alan vardı hayatta ama içimdeki iyi insan olma çabasına güveniyordum. Bir de burada yaşadığım görünmezlik, artık kendimi boşa yorduğum fikrine kapılmama neden olmuştu. Mesailerimi kafamdaki soru işaretlerini ve hayal kırıklıklarımı gidermeye harcıyordum. Tabii burada ayları kapsayan bir zaman diliminden bahsediyorum. Kırılmışlığım fazlaydı.
     Geçen hafta bir arkadaşımın kına gecesine gitmek üzere yola çıkmıştım. Yerin altında yapacağım iki buçuk saatlik bir yolculuk beni bekliyordu. Önce metroya gitmek üzere otobüse bindim. Yanıma bir kız geldi ve otobüse binerken kullandığı kartla metroya binip binemeyeceğini sordu, ben de binebileceğini söyledim. Sonra peronda metroyu beklemeye başladım. Aynı kız tekrar yanımda belirdi ve İstanbul’a yeni geldiğini anladığım bir soru sordu. Sorusunu yanıtladıktan sonra az önceki tespitimi teyit ettim. İstanbul’a yeni gelmiş, yarın Bolu’da yeni kazandığı üniversiteye gidecekmiş ama gitmeden önce de Galata Kulesi’ne çıkmak istemiş. Bu planıyla, bir tek elinde bavuluyla Haydarpaşa Garı’nda “Seni yenicem İstanbul!” diye bağırması eksikti. Ama çaktırmadım. Yavaştan sohbete başlamışken karşımdaki kıza dikkatlice bakma fırsayı buldum. Heralde hayatımda bu kadar güzel bir kızı ilk defa canlı kanlı karşımda görüyordum. Kahverengiyle karışık sarı saçları, mavi gözleri ve güzel gülümsemesiyle ilk anda televizyon ekranına bakıyormuşum hissi uyandırdı. Bu şaşkınlığımı kendime gizleyip ona Galata’ya gitmesi için daha kolay bir yol tarif ettim. Buna göre de Yenikapı’ya kadar beraber gidecektik. Yol boyunca arada bir sessiz saniyeler geçirsek de genelde sohbet ettik. İlk defa tanışan insanlar olarak birbirimize soracağımız çok şey vardı. Hava durumundan başlayıp Galata Kulesi’nin efsanelerine kadar geniş bir yelpazede muhabbet ettik. Marmaray’a geçerken artık ismini sormayı akıl ettim. Böylece resmi olarak da tanışmış olduk. Onun akbiline para yükleyip Marmaray’a bindiğimizde karşıya nasıl geçebileceğini sordu. Marmaray’la karşıya geçmiş olacağımızdan, bu metronun denizin altından geçtiğinden bahsettim. Çok heyecanlandı ve bütün yol boyunca belki üç dört defa “iyi ki seninle karşılaştım” dedi. Yenikapı- Hacıosman metrosuna geldiğimizde artık yollarımız ayrılıyordu. Ona tekrar hangi duraklarda inmesi gerektiğini ama yine de bir güvenliğe sorsa iyi olacağını söyledim. Sonra turnikelerin orda gülerek birbirimize sarıldık. Ben ona “Hoşçakal, kendine dikkat et” dedim, o da bana iyi eğlenceler diledi. Birbirimize el sallayıp ayrıldık.
     Buraya kadar anlattıklarımdan benim ona yardım ettiğim anlaşılıyor. Aman bu hataya düşmeyin. Asıl yardım eden taraf oydu. Nasıl mı? Bana iyilik yaptığımda ne kadar da mutlu olduğumu, nasıl da içimin içime sığmadığını hatırlattı. Başkaları için değil, kendim için iyiliğin peşine düşmem gerektiğini hatırlattı. Beni mutlu ettiği sürece iyi olma çabamın asla boşa gitmeyeceğini gösterdi. Evet, takdir edilmek hala büyük bir ihtiyaç. Ama ondan büyük, bir dişe dokunabilmek arzusu var. Bana unuttuğum duyguları tekrar hatırlattı. Çokça kırılmadan önce, arkadaşlarıma dua ettiğim için bile mutlu olan birisiydim. Ve asıl ait olduğum yer de orasıydı. İnsan birilerinin kederlerine, sevinçlerine, heyecanlarına dokunabildikçe yaşadığını hissediyor. Bizi yıldırmaya çalışan kişiler olabilir. Bize dünyadan el etek çektiren durumlar olabilir. Artık kimseyi görmek istemediğimiz zamanlar olabilir. En iyisinin kimseye dokunmamak, köşemize çekilmek, herkesi kendi haline bırakmak olduğunu düşündüğümüz anlar olabilir. İşte tam da bu zamanlar için “Küsmek kolay, vazgeçmek kolay, yenilmek kolay. Ama biz kolay bir hayat yaşamaya gelmedik bu dünyaya” diyor Mehmet Dinç. Etrafınıza bir dönüp bakın ya da bir haber kanalı açın. Zulmü görün. Evet, biz kolay bir hayat yaşamaya gelmedik bu dünyaya. Fakat imtihanımızın zorluğu bizi alacağımız mükafattan emîn kılan şey değil mi? Hala nefes alıyor olmak vazgeçmememiz için bir sebep değil mi? Dünyadan vazgeçsek, ahiretten geçemeyiz.
   Hep beraber imtihanımızı kolaylaştırmanın yollarından birisi birbirimize yardımcı olmak. Kötülüğe ve kötülere gösterdiğimiz toleransı iyilik ve iyiler de hakediyor. Takdir edilen her iyilik, daha çok yayılarak tüm dünyayı kuşatacak. Biz buna iman etmişiz. O halde herkese benden kocaman bir AFERİN!

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Antika



Bütün yaz, deniz tatili yapmak için sadece dört günüm vardı. Önümde denizin çarşaf gibi gerildiği balkonda oturmak için sabırsızlanıyordum. Belki bu anlardan birinde birkaç cümle karalamak nasibime düşer diye antika bilgisayarımı da tatile götürmeye karar verdim. Bunun için de yola çıkmadan bir gün önce gidiş-geliş üç saatimi harcamayı göze alarak öğrenci evime gidip bilgisayarım ve birkaç kitabımı yüklenip eve döndüm. Tatil için gittiğimiz dairede 6-7 kişiydik. Dolayısıyla pek de oturup bir şeyler yazacak ortamım da modum da olamıyordu. Bir gece herkes yataklarına çekilince bilgisayarı alıp balkona çıktım. Bizim daire uyumuştu ama tam kapının önündeki parktan çoluk çocuk sesleri henüz kesilmemişti. Üstelik Ünsal Kaptan’ın teknesinin tüm gayretiyle yanan neon ışıkları çok gözümü alıyordu. Demek ki doğru zaman değil deyip uyumaya karar verdim (zamanın da yerin de insanın da doğrusu benim için çok önemlidir). Ertesi akşam, televizyonda denk geldiğim acıklı diziden olsa gerek, biraz efkarlanmıştım. Çay faslımız bittiğinde doğru zamanın o akşam olduğunu düşünerek evdekileri dışarda dondurma yemeye göndermeye çalıştım. Tahmin edersiniz ki etrafta keyifli bir sohbet dönerken, kendinizi dinlemenin bir yolu olmuyor. Tüm çabalarıma rağmen herkesin üzerine çöken o tembelliği yenemedim. Belki de hayat, yaptığım bu sinsiliğe karşılık benden intikam alıyordu. Hasılı, o akşam da bilgisayarı açmak nasip olmadı. Ertesi gün öğle vaktinde “artık yeter!” deyip açtım bilgisayarı. Fakat o da ne?! Ekran kapkaranlıktı. Şifremi girmem gerektiğini hatırlayıp tuşladım ama hala karanlıktaydım. Yahu sağda solda hakkında “antika” diye konuştuğumu duyup alındın mı, n’aptın? Açıp kapamak, bataryasını çıkarıp takmak ve tokatlamak gibi birtakım Türk adetlerini yerine getirdim ama tık yoktu. Ya sabır çekip çantasına geri koydum. Ta öğrenci evime gidip aldığıma mı yanayım, bir de üstüne tatile taşıdığıma mı yanayım bilemedim. Yani tamam, ben kendimi bahtsızlık ve uğursuzluk gibi şeylerle suçluyordum ama o kadar da değilimdir canıım. O kadar mıyım yoksa? O kadarmışım. Tatilden eve döner dönmez bilgisayarı tekrar çıkardım ortaya. Deniz, kum, güneş derken ilgilenememiştim ama artık bir hasar tespiti yapmam gerekiyordu. Bastım düğmesine. Öyle güzel ışıldadı ki ekranı. Öyle sapasağlam açıldı ki. 
İşte, bu benim hayatımın özetidir. 
Yayalım.

16 Temmuz 2017 Pazar

Bir Emanet Canımız

     Küçükken nasıl ölmem gerektiğiyle ilgili bir sürü fikir üretirdim. Mesela annemle babam benden önce ölmesin diye düşünürdüm. Yoksa çok üzülürdüm. Ama ben onlardan önce ölürsem de onlar çok üzülürdü. Onları üzmeden ölmenin bir yolunu bulmalıydım. Mesela ailece hep birlikte bir trafik kazasında ölebiliriz diye düşünürdüm. Hemen ardından da "böylesi de çok trajik, aile dostlarımız çok üzülür" diyordum içimden. O kadar kafa patlatıp yine de kimseyi üzmeden ölmenin bir yolunu bulamazdım. "Bulamazdım" diyorum çünkü artık buldum. Kimseyi üzmeden hatta bizzat ölüm şeklimin onlara teselli olacağı tek bir şey var: Şehadet
   Nice zaman bu cevabı arayıp durmuşum. Şimdi bu cevabı Abdullah Tayyip'ten öğrendim. Yasin Naci'den öğrendim. Engin'den öğrendim. Halil İbrahim'den öğrendim. Mustafa'dan öğrendim. Benimle yaşıt ya da benden de küçüktü onlar. Bir ölüm bıraktılar ki geride, ulaştığı mertebeyle teselli buluyorsun. Şehit ailelerinin gösterdiği metaneti ve sabrı başka bir şekilde açıklayamıyorum. Onların 16 yaşında ulaştığı hakikate ben daha yeni ulaşıyorum. Rabbimin bana emanet ettiği tek bir canım var. Ve elbet bir gün öleceğim. Ne zaman, kaç yaşında ölürsem öleyim mutlaka ardımda pişmanlıklarım da yapmak istediklerim de gözü yaşlı ailem de olacak. Hiçbir ölüm bunları değiştiremeyecekken neden şehit düşmeyeyim? Camideki on yaşındaki kız öğrencim "Hocam ben asker olup şehit olmak istiyorum, hem ne güzel direk cennete gidiyoruz, asker olucam insansız hava aracı kullanıcam, şehit olmak istiyorum" diyor. 15 Temmuz gecesinde şu on yaşındaki çocuk kadar olamayışımın pişmanlığını nasıl anlatayım size? Anne-babam o gece şehir dışında diye evin abisi kesilip "aman kimse bir yere çıkmasın, annem babam da yok başımızda" demiştim. Şehit olmak için babanın izni değil Allah'ın izni gerekiyordu, düşünemedim. Şimdiyse kendimi her şeye geç kalmış hissediyorum. Fırsatı kaçırdım diye kafamı duvarlara vurasım geliyor. O öğrencim "askerlik yapsam ama yaşlanıp normal ölsem de şehit olur muyum" diye sorduğunda "eğer şehit olmayı bu kadar çok istersen, asker olmasan da Allah sana şehit sevabı verebilir" demiştim. Şimdi bu verdiğim cevap bana da teselli olur mu acaba? Allahualem..


   İki gündür anma programları yapılıyor. Dün sabah erkenden "bugün mutlaka bir meydanda olmam lazım" diye düşünmeye başlamıştım. Köprüye gitmek üzere evden çıkarken de "geç kaldım köprüye gitmek için, o gece gitmeliydim oraya" diye koca bir pişmanlık yerleşmişti göğsüme. Kendi kendime "benim bu günü bir kuytu köşede kendi başıma anmam gerekiyor, kalabalığın içinde rahatça ağlayamam bile" diye  söyleniyordum. Yine de gitmeden yapamayacaktım. En nihayetinde karıştım kalabalığın arasına Şehitler Köprüsünde. Dev boyutlarda bir Türk bayrağı geçirdi gençler kafamın üzerinden. Birkaç saniyeliğine şehitlerin kanıyla boyanmış al bayrağın altında gölgelendim. Bizi yaşatmak için canını verenlerin gölgesinde.. Anlatacağım şeyler vardı ama şimdi ne konuşsam laf kalabalığı gibi geliyor. Onlar giderken kimseye söylenecek bir söz bırakmadılar. Son nefeslerini verirken de bu nefesi verirken getirdikleri kelime-i şehadetle de yapılacak da söylenecek de hiçbir şey bırakmadılar. 16 yaşında babasının peşine takılıp şehit düşen Abdullah Tayyip'i düşününce bu alıp verdiğim nefesin hakkını vermem lazım diyorum. Bundan sonraki süreçte de bu nefesin hakkı nasıl verilir, onu düşüneceğim. Selametle..

7 Mayıs 2017 Pazar

ben gideyim, yol gitsin

   Gitmek, içimde bitimi olmayan bir tutku. Sınırlarını keşfe dahi çıkamadığım bir derya. Nereye gidince ait olduğum yeri bulurum, bilmiyorum. Gitmek istediğim yerin bir adı da yok üstelik. Ben en çok kendimden gitmeyi istiyorum oysa. Nereye doğru yola çıksam kendimi geride bırakmış olurum ki? Çelişkiler içinde yuvarlanıp gidiyorum. Bir an hayata tam adapte olmuş, önümdeki on seneyi kaplayan geniş zamanlı planlarım; bir yanda bir türlü çağa ayak uyduramayışım. Hep bir yarım kalmışlık, yarıda bırakmışlık hissi. 
    Büyükçe halatlarla kıyıya bağlanmış gemiler gibi, dünyada tutuklu kaldığım anlardan çıkabildiğim pek az zaman oluyor. Rüzgâr yüzüme çarparken mesela, saçlarım değilse de şalım savrulurken omuzlarımdan arkaya, bir an için başka bir gerçekliğe kavuşabileceğim ümidi baş gösteriyor. İşte her şey o bitmeyesice ümit yüzünden.. 
  Bu ümit yüzünden, bir anda bisikletin tepesine atlayıp denize inen ara sokaklarda arabalarla kovalamaca oynamak. Bir an halatlarını koparmışçasına özgür hissetmek, bir an ciğerlerine dolan rüzgârı hissetmek, bir an telaşları tekerleklerin altına alıp ezilmelerini izlemek için. 
   Yaya ışıklarını takip edip sahil kaldırımına varıyorum. Bir oh çekip denize paralel pedal çeviriyorum ağır ağır. Bilim kurgu dizilerindeki gibi paralel evrene bir geçit açılacağını umarak rüzgâra karşı sürmeye başlıyorum. Ama yok, henüz imtihan bitmemiş, anlıyorum. Sınav bitmeden çıkış yok buradan. Erken bitirme çabaları ancak daha da yorgun düşürüyor insanı. Gerçekten bir Earth II olsa, oradaki Hayru'nun nasıl bir hayat yaşadığını tahmin etmeye çalışıyorum. Bilgisayarın başına geçmiş incesaz dinleyerek yazı yazmadığı kesin.. Düşünsenize Earth II evreninde incesaz yokmuş, ne fena!  Belki o ait olduğu yeri bulmuştur. Belki tamamlanmıştır, eksik hissetmiyordur böyle. Belki de genç ölmüştür. Zaten aşık olduysa, kesin genç ölmüştür. Aşıklar genç ölürler. Bir kere ölmek de yetmez üstelik. Bir kez daha ölürler. Sonra bir kez daha. Durmaksızın ölür aşıklar. Umalım da aşktan ölsün be!


  İçinde yaşadığımız yüzyılda saf aşk diye bir şey kalmış gibi aşktan ölmesini umuyorum. Olsa olsa kendisine aşk gibi gelen ama aslında başkasının hırsı, hevesi, bencilliği veya vefasızlığı olan bir şey öldürür onu. Paralel evreni bilemesem de, buradaki Hayru'nun ara sıra ölüm düşüncesinden başı döner. Akşam yemeğini hazırlamak üzere terastaki masayı silerken mesela, yeğeninin dünya evine girdiği heyecanı içini kıpır kıpır eden bir dayı, belinden çıkarttığı silahıyla art arda attığı kurşunlarla beni bir yerlere götürebilir. Henüz gitmeye cesaretimin de yeterince hazırlığımın da olmadığı bir yerlere.. Kimseye son bir söz edemeden, havalı bir çıkış yapamadan sahneden, aniden bir hiç olabilirim. Bu zamana kadar "içimde söylenmemiş hiçbir şeyim kalmasın" telaşıyla aşkı da nefreti de ifşa edişim bundan sebepti. Ta ki, ifşa edilen her şeyin en başta mef'ûlü tarafından üstünün çizildiğini öğrenene kadar. 
   En son rüzgâra karşı pedal çeviriyordum. Sonra kuşlar, sağanak yağmurun yaklaştığını haber veriyor. Ait olmadığım bir yerden diğerine (çünkü dünya ait olmanın değil, mağlup olmanın yeridir)  bu kez rahmetten kaçmak için gidiyorum. Şimşek  bir selam çakıyor bana gri bulutların arasından. Orkestra şefinden beklediği işareti almış koro ciddiyetiyle, normal şartlarda insan içinde çıkartmaya utandığım yükseklikte bir sesle söylemeye başlıyorum:

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

30 Mart 2017 Perşembe

Çaylar Benden!

  Güneşli mi güneşli bir mart sabahından selamlar. Öncelikle güzel bir haber vererek başlayayım. Önceki yazımda aradığımı söylediğim Hira'mı buldum! Beni dünyanın tüm sıkıntısından, keşmekeşinden ayıran bir yer. Ama öyle bir yokuşu var ki, şu ana kadar yalnızca bir kere gidebildim. Ama sözüm var, tekrar gideceğim.
  Bugün size edebiyat dünyamızda gerçekleşen gelişmelerden bahsetmek istiyorum. Edebiyatımıza pek çok yeni tür ekledik son yıllarda. Namaz edebiyatı, çay edebiyatı, yalnızlık edebiyatı vb. Sahi nedir bu yalnızlık edebiyatı? Hissedilenden çok, ifade edilen bir şey sanırım. Yani yalnızlıktan feryat figân dert yananlar, gerçekten o kadar yalnız mıdır? Şimdi bunu bir düşünedurun, aslında farkettiyseniz toplumda yaşanan en dramatik olaylar bile iki gün sonra bir mizah malzemesine dönüşüyor. Evet gençlerimizin espri kabiliyeti çoğu zaman gururlandıracak nitelikte ama bazen de çıtayı aşıyoruz sanki. Paylaşım merakımız üzerine saatlerce hiç susmadan konuşabilirim ama basitçe şunu söylemek istiyorum: Bir duyguyu, hissi yaşamak yerine, ilk önce onu paylaşıyoruz. En son kendi yalnızlığımla ilgili bir yazı yazmaya kalktığımda kendimi büyük bir sorgulamanın içinde buldum. Gerçekten yalnız mıyım? Bir derdim olsa hiç çekinmeden arayabileceğim neredeyse on tane yakın dostum varken yalnız mıyım? Afedersiniz -tam anlamıyla- salya sümük ağlayarak kendisini aradığım, omzunda sükunet bulduğum bir en yakın arkadaşım varken yalnız mıyım? En ufak endişelerimi bile günlerce tartışabildiğim dostlarım varken yalnız mıyım? Paraya sıkışsam, canım sıkkın olsa, bir işe yeltenip heyecanlansam bunların hepsini benimle paylaşacak kuzenlerim varken yalnız mıyım? Yoksa "yalnızlıktan şikayet etmek" moda oldu da ben de bu modaya uymaya mı çalışıyorum? Moda, insanın kendine yakışanı giymesiyse, bu şikayet etme furyası üzerimize tam oturdu. 
  Tamam, eğer hayatınızı bir "hayatınızın aşkını" bekleyerek geçiriyorsanız bir miktar yalnız hissedebilirsiniz. Ama bunun verdiği keyifsizliği tüm hayatınıza yansıtıyorsanız, kusura bakmayın ama bardağın boş tarafına fazla itibar ediyorsunuzdur. Eğer etrafınızda derdinize koşan, hayatınızı kolaylaştıran, güzelleştiren, acılarınıza dokunabilen insanlar varsa bu kadar yalnızlık lafı etmek biraz nankörlük oluyor. Alınmaca gücenmece yok.. Tabi bir yandan da insanın bu arayışını anlamlı buluyorum. Neticede İbn Haldun'un da dediği gibi insan sosyal bir varlıktır ve yaşamını devam ettirebilmesi için başkalarıyla etkileşim halinde olmak zorundadır. Buna şunu da ekleyebilirim, insan tamamlanmayı bekleyen bir varlıktır. İçten içe birisinin gelip eksik yanlarımızı tamamlamasını, ruhumuzdaki, kalbimizdeki boşlukları doldurmasını bekleriz. İrfan Kurudirek bir şiirinde şöyle diyor:

tanrım teşekkürler,
bunca yıl biriktirdiğim eksiklerim
eksiksiz ulaştı gönlüme
eksiksizim,
ne olur beni onunla eksiltme.

   Umarım herkes bir an önce, tam da eksik olduğu yerlerden tamamlanır. Tamamlansın ki artık hayat dediğimiz bir çeşit zor oyunun bir sonraki leveline geçebilsin. 
   Bu ayın başında kendimi cânım Üsküdar'ın tam olarak Çengelköy sahilinde buldum. Kemal Sayar'ı dinlediğim bir seminerden çıkmışken kendimi güzel bir deniz manzarasıyla ödüllendirmeliyim diye düşündüm. Bir deniz manzarası izlemek için harika bir zaman seçmiştim.

  
  Tek başıma vakit geçirmeyi de çok sevdiğimden, hınca hınç dolu çay bahçesinde ben de kendime bir masa buldum. Masaların arasında elinde çay tepsisiyle dolaşan abiden bir çay isteyip seminerden aldığım Kemal Sayar ve Berna Yalaz'ın birlikte yazdığı Sanal Aşk kitabını çantamdan çıkardım. Abinin büyük bir şangırtıyla çayı masama bırakmasıyla okumaya start verdim. Önsöz kısmında Kemal Sayar, "modern zaman leylası" adını verdiği bir danışanından bahsediyor. Yaşadığı sanal aşkın ızdırabından kurtulmanın yollarını arayan leylamız, bu kitabı yazma fikrini vermiş. Açıkçası bunu okuduğumda biraz kıskandım. Nedir yani canım, belki bize öyle isim takan olmadı ama biz de az leyla değildik zamanında.. 



   Kitapta çok ilgimi çeken, tam da yapmaya çalıştığım şeyi anlatan bir kısma rastladım. Tek başınalık ve yalnızlık kavramlarını birbirinden farklı anlamlarda kullanıyorlardı. Kitaba göre insan tek başına kalma becerisini geliştirmeliydi. Ancak bu şekilde ruhsal manada gelişir, kendisiyle arkadaşlık etmeyi ve kendisini dinlemeyi öğrenirdi. "Yalnızlık, yalnız kalmanın sancısı iken; tek başınalık, yalnız olmayı seçmenin zaferidir." diyor ve kulağa çok da havalı geliyor. Bana kalırsa da, insan kendisiyle vakit geçirmeli ve bu geçirdiği vakitte mutlu olmalıdır. Bunun için önce kendi kendimize yetebilme becerisini de gösterebilmemiz gerekiyor sanırım. Elimizde telefon, evimizde televizyon yokken de keyifli bir zaman geçirmenin, kendi kendimize bir şeyler üretebilmenin bir yolunu bulmalıyız. Ha ama nasıl diye sorarsanız, kel ve ilacı bahsinden bahsetmem gerekir. Ama yine de ümitsiz olmamak gerektiği kanaatindeyim. Bilirsiniz, psikolojik rahatsızlıkları olan birisinin iyileşmesinin ilk şartı hasta olduğunu kabul etmesidir. Bunu kabul etmeli ki deva da arayabilsin. İşte bu yazı da bizim rahatsızlıklarımızın farkına varmak ve deva aramak için ilk adım olsun.
  Eğer ben sabahın 10'unda, daha tam anlamıyla açılmamış bir kafeye gelip, "benim öğrendiklerimi sizin de öğrenmeniz lazım" heyecanıyla oturup bu yazıyı yazıyorsam sizden sessiz de olsa bir söz almak istiyorum. Haftada en az bir kere tek başınıza dışarı çıkıp sevdiğiniz bir yerde bir çay için. Maddi durumum el verse "çaylar benden" derdim ama malum öğrencilik hayatı :) Bir yerden başlayıp hayatımızı teknolojinin kuşatmasından kurtarmamız gerekiyor. Bundan belki de yalnızca yirmi yıl önce bu elimizden düşüremediğimiz aletlerin hiçbiri olmadan da sohbetler edebiliyor, çaylar demleyebiliyorduk. Yani aslında çok da fena durumda değildik. Yeniden hayatımızın kontrolünü kendi elimize alabiliriz. Yeter ki, sorunla yüzleşip yenebileceğimize inanalım. Sahi, inanmak başarmanın yüzde kaçıydı?
  Bir dahaki yazıya kadar hoşçakalın!
 

28 Şubat 2017 Salı

Cep Yakan Hayallerimiz

 Bir yandan ne desem bilemiyorum, diğer yandan nereden başlayacağımı bilemiyorum. Günler çok çabuk geçiyor ve benim sadece 24 saat süren günlerden alacağım var. Bir yandan boş boş oturmaktan sıkılıyorum, diğer yandan sevdiğim şeyleri yapmaya vakit bulamıyorum. Bu çelişkiler içinde geçiyor ömrüm de.
 Masam karışık, çantam karışık, kafam karışık. Masamı toparlamam uzun sürmüyor ama kafamın karışıklığının içinden çıkmak kendimle girdiğim bir dizi tartışmayı da beraberinde getiriyor. Böyle olunca da o 24 saati bir türlü kendime yetiremiyorum. Her şey gibi vaktimi de verimli kullanamıyorum. "Kaliteli zaman geçirmek"ten anladığım şey ise, karanlık bir odada uzanıp sokaktan gelen siren sesleri eşliğinde hayal kurmak. Bu zamana kadar  hiç düşünmeden kurduğum "hayaller bedava be" cümlesi artık aklımdan çıkmayan bir soru. Sizce gerçekten hayaller bedavaya mı geliyor? Sizi şu andan çekip götüren, kimi zaman umuda kimi zaman ümitsizliğe sevkeden, önünüzde takılacağınız engelleri bir an için görünmez kılan ama düşmenize de engel olamayan hayallerin bir bedeli yok mu? Var elbette. En azından benim hayallerimin bir bedeli var, gerçekleşseler de gerçekleşmeseler de.
 Hayallerin, şimdi'yi yaşamamıza engel bir tarafı var ve bu çok rahatsız edici olabiliyor kişi için. Benim durumumda ise birbirini götüren iki hayalim var ve ikisinin birlik olduğu tek nokta şu anımı, bu günümü yaşanmaz hale getirmeleri. Gençliğimin en güzel zamanlarında adına "hayal" dediğimiz ve çok güzel çağrışımlar yaptıran bir şey beni bu kadar bunaltmamalıydı. Ya da hayallerimi gerçekleştirmekte önümde benden bağımsız bu kadar çok  etken olmamalıydı.
  Daha önce de söylemiştim, dünyaya bir kere geliyoruz. Her şeyi geçtim ama mutlaka sevdiğimiz yerde yaşamalıyız. Bu yer benim için İstanbul oluyor. Daha da özelleştirirsek Üsküdar. Evet evet, her İstanbullu genç kızın tutulduğu şeye sonunda ben de tutuldum: Üsküdar. Üsküdar sahilinin Kız Kulesi'ne giden yönünü sıkıcı bulsam da Çengelköy'e uzanan kısmının sarhoş edici güzellikte olduğunu düşünüyorum. Ki bu illetten dolayı sahilin o kısmının haram olduğunu bile söyleyebilirim. İşte şimdi hakkımda "sapık ilahiyatçı" dedikoduları çıkarabilirsiniz, hakkınızdır.


 Yaklaşık bir ay öncesine kadar en sevdiğim semti sorsanız mutlaka Fatih derdim. Ama neredeyse dört yıldır bir ayağım Fatih'te olarak yaşıyorum. Bu beni elbette bıktırmadı ama denize biraz uzak buluyorum Fatih'i. Hem Eminönü sahiliyle Üsküdar sahilini gerçekten kıyaslamalı mıyız? Bence bu Üsküdar'a büyük ayıp olurdu. Kanaatimce, Fatih yaşanacak yer değil, okunacak yerdi. Onu da yapıyorum elhamdülillah. Nasıl ki üniversite tercihi yaparken Marmara Üniversitesini sırf konumu yüzünden bir an bile aklımdan geçirmediysem, yaşamak için de Üsküdar'dan başka bir yeri düşünemez oldum. Şöyle beni kolayca denize indirebilecek bir otobüs durağının yakınlarında otursam fena olmaz. Ha ama gelecekteki eşim de ben de kadroya geçip sırtımızı devlete yaslamışsak belki direk denize inen bir sokakta oturabiliriz. Ki ben buna ancak mucize der, yatıp kalkıp şükrederim. 
 "Allah seni insan olarak değil de bir hayvan olarak yaratacak olsaydı, hangi hayvan olmak isterdin?" diye bir soru sorsanız bana -normal şartlarda kimse kimseye böyle bir soru sormaz ama sizi de kendim gibi hayalperest varsayalım- muhakkak balık derdim. Çünkü denizde de nefes alabildiğime inanıyorum içten içe. Denize girmeyi bırakın, bakmak bile nefes almanın bir çeşidi benim için. Hal böyleyken denizden yoksun bir semtte ya da şehirde yaşamam mümkün mü sizce? No no no... İşte benim başkalarında gördüğümde çok klişe bulup -istemeden- kınadığım ve muhtemelen bu yüzden başıma gelen Üsküdar sevdama sebep bu olabilir. Ya da son zamanlarda içimde Üsküdar'la ilgili bambaşka köprüler kuruluyordur da ben bu tarz mühendislik işlerden anlamıyorumdur.  
 Arkadaşlarımla da ailemle de keyifli vakitler geçirmeyi çok sevsem de bazı vakitleri kendime ayırma ihtiyacı duyuyorum. Kendimle başbaşa kalmak, bir şeyleri çözümlemek, kendi kendime konuşmak veya sadece susmak bile kendimi çok iyi hissettiriyor. Yani içe kapanık bir yanım olduğunu itiraf ediyorum. Bazen çok düşünceli olduğum anları ya da çok üzülüp çok ağladığım anları sadece kendime saklıyorum. Çünkü bu benim meselem ve ben bunu sadece kendimle çözebilirim. Yani bu dostundan ya da kardeşinden derdini gizlemek değil de derdinle bir olmak, hemhal olmak gibi. Heeer şeyimizi çılgınca bir paylaşma merakında olduğumuz şu yıllarda, kendime bir şeyler saklamayı önemsiyorum. Hani filmlerde esas kızın/oğlanın üzüldüğünde ya da sinirlendiğinde hep gittiği bir "yeri" olur ya, onu en iyi tanıyan kişinin aklına ilk o yer gelir onu bulmak için. İşte ben de bu kadar çok sevdiğim şehirde bir "yerim" olsun istiyorum. Ama kimse bulamasın orada beni. Arkadaşlarım arasında "onu nerede bulacağımı biliyorum, benimle gelin" gibi cümleler geçmesin. 
 İşte ben şimdi o "yer"i arıyorum köşe bucak. Beni herkesten saklayıp kendimi bulduracak yeri. Kendi Hira'mı arıyorum. Efendimiz'in Hira'sı kadar meşakkatli olamasa da hiçbir yer, yine de varması beni yorsun ve en derin nefesleri aldırsın istiyorum. Beni insanlardan uzaklaştıracak, Rabb'ime de bir o kadar yaklaştıracak Hira'mı arıyorum. Herkesin, sonunda Allah'ın rızasını kazandıracak yokuşlar çıkması duasıyla.. Beni unutmayın!